Kanser tedavisi için şehir dışından gelen ve ekonomik olarak
zor durumda olan çocuklar ve ailelerine uygun tedavi ortamını sağlamak
amacıyla kurulan Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV), Kurban Bayramı’nda
bağış yapmak isteyenleri kanserli çocukların ve ailelerinin umudu olmaya
davet ediyor.
Bu bayram kanserli çocuklar ve ailelerinin tedavi sürecine
destek olmak isteyen herkes, kurban kesimi yapılmaksızın
kurban bağış bedeli ile Denizbank Zincirlikuyu Şubesi’nden ya da
bagis.kacuv.org adresinden KAÇUV’a bağışta bulunabiliyor.
2000 yılından beri
çoğunluğu şehir dışından gelen maddi sorunları nedeniyle tedavileri aksama
riski taşıyan çocuklara uygun tedavi ortamının yaratılmasını sağlamak
amacıyla kurulan KAÇUV, Kurban Bayramı’nda kanserli çocukların umutla
büyümesini isteyenlerin bağışlarını bekliyor.
KAÇUV ile kanserli
çocuklar ve ailelerine yönelik olarak ücretsiz konaklama, gıda, temizlik,
sosyal alanlar, mutfak ve kısmi giyim ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla
hizmete açılan Aile Evi’ne katkıda bulunmak için Kurban Bayramı’nda kurban
kesimi yapılmaksızın kurban bağış bedeli ile Denizbank Zincirlikuyu
Şubesi’nden ya da bagis.kacuv.org üzerinden bağış yapabilirsiniz.
Kanserli
Çocuklara Umut Vakfı Hakkında:
Kanserli Çocuklara Umut
Vakfı, 2000 yılında İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Hematoloji Onkoloji Servisi'nde çocukları tedavi görmekte olan aileler ile
hekimlerinin bir araya gelmeleriyle kuruldu. Vakfın temel amacı; Maddi
sorunları nedeniyle tedavileri aksama riski taşıyan çocukların tedavilerinin
sürekliliğini sağlamaktır. Ayrıca kanser ile mücadelede önemli bir gereksinim
olan psikolojik destek ve çocuk psikolojisine uygun tedavi ortamının
yaratılması vakfın öncelikli hedefleri arasında yer alır.
Aile Evi
Hakkında:
2012 Mart ayında
düzenlenen kampanyalar ve İstanbul Valiliğinin destekleri ile inşa edilen
Aile Evi, ihtiyaç sahibi olan kanserli çocuk ve ailelerine tedavi sırasında
hiç bir ücret ödemeksizin konaklama, mutfak ve banyo hizmeti sağlıyor. Aile
Evi 2 adet tek kişilik, 12 adet çift kişilik odaları ile 14 odadan oluşuyor.
Aile Evi’nde kalan hasta çocuklar için bir oyun odası ve oyun bahçesi
bulunuyor. Ayrıca çocukların yaş grupları doğrultusunda oyun odası içerisinde
bilgisayar, dvd ve televizyon bulunuyor. Bütün odalarda banyo, buzdolabı,
televizyon ve klima olan mekânda, misafirlerin ihtiyaçlarını
karşılayabilecekleri, ortak alan bir mutfak ve çamaşırhane de hizmet veriyor.
“Aile Evi projesi” ile gıda, giyecek gibi yardımların yanında hem çocuklar
hem de ebeveynleri için psikolojik destek hizmeti de verilerek bu zorlu
süreçte ailelerin yanında oluyor. “Aile Evi” çalışmalarının en öncelikli
hedefi projenin genişletilerek daha çok aileye ulaşılması.
KAÇUV Hesap
Bilgileri:
DENİZBANK ZİNCİRLİKUYU
ŞUBESİ
Hesap no: 9142-439719-387
IBAN No: TR43 0013 4000 0004 3971 9000 53
KAÇUV İletişim: 0 212 291 31 10
|
10 Ağu 2016
KAÇUV ile Kurban Bayramı Bağışlarınız Kanserli Çocuklara Umut Olsun
4 Ağu 2016
Oku ya da Köyüne Geri Dön
Merhaba,
Yine düşünen kadın olarak geldim :) Geçtiğimiz günlerde o kadar rahatsız eden görüntü ve yazışmalara şahit oldum ki facebookda, bende dün artık dayanamayıp cep telimden uygulamayı sildim. sildiğimden beri de çok rahatım :) Bilgisayarı açınca giriyorum o da akşam bu saatlerde genelde.
Facebook ilk Türkiye'ye geldiğinde açmamak için direndim. Sonra o kadar çok istek maili geldi ki dayanamayıp açtım. Şimdi zaman zaman keşke açmasaymışım diyorum. Blog yazmaya başladıktan sonra da iyice dahil oldum kendisine. Hatta tanımadığım insanları bile arkadaş olarak listeme ekledim. Hiç doğru bir hareket değilmiş yaptığım. Şimdi silsem tanımadıklarımı, o zaman da arkamdan belki saçma sapan yorumlar yapacaklar. Aman ne olacak demeyin, her sırrın birgün ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğu gibi, arkadan söylenen herşeyin de bir gün duyulmak gibi kötü bir huyu var. E nolcak böyle olunca? Daha bi delleneceğim belki hatta -gereksiz ama- üzüleceğim. O nedenle silemiyorum.
Peki bizler ne kadar samimiyiz paylaşımlarımızda. Hepimiz çok bir mutlu, çok bir insancıl, çok bir dürüstüz. Herkes hayvan dostu, herkes şiddete karşı. Hepimiz sağlıklı beslenme taraftarı, hepimiz her yanlışın karşısında durabilecek kadar güçlüyüz. Harika yerlere gidiyor, harika zaman geçiriyoruz. Çocuklarımıza hiç kızmıyor, bulunduğumuz ortamda kendini kaf dağında gören arkadaşa sinir olmuyor hep birlikte çok eğleniyoruz.
Millet olarak Amerika bize karışamaz diyoruz da, onların yaptığı facebook, twitter, instagramı bir güzel kullanıyoruz. Öne çıkacak paylaşımları bile onlar belirliyor mesela twitterda. Onların ürettiği teknoloji ile haberleşiyoruz. Telefon ve televizyon için de onların uydularını mı kullanıyoruz bilmiyorum, araştırmak istemiyorum da çünkü sonra bir sürü sayfaya giriyorum kafam her konuda daha çok karışıyor. Bilen yoruma yazsın zahmet olmazsa ;) Onların yaptığı sinema filmlerini izliyoruz, onların yaptığı cep telefonları ile haberleşiyoruz. Onların saçma sapan yarışmaları, hayatımızın odak noktası oluyor, TV de seyretiğimiz ünlülerin yaşamına kavuşmak için hayaller kuruyoruz.
Ülkede tarım yok, sanayi yerle bir olmuş, her yer büyük yabancı markaların şubeleri ile dolu, bizler deliler gibi tüketiyoruz. Kozmetik ürünlerine verdiğimiz paranın haddi hesabı yok. Çocuklar eskiden sokak oyunları oynarken, evde annesi ile hamur yoğururken, şimdi oyunevlerinde hoplayıp zıplıyor, kurabiye pişiriyor. Yemeği evde pişirmek yerine, artık neredeyse her mahallede açılan AVM lerde hem yemek yiyiyor hem de alışveriş yapıyoruz. Bakkal amca unutulmuş bir köşede, belki sadece sigara ya da gazete almak için uğruyoruz. Terziler iş yapamaz duruma gelmiş çünkü hazır giyim daha ucuz. Altımızda son madel arabalar, sanki benzin değil de su yakıyormuş gibi, işe de gezmeye de onunla gidiyoruz. 2 yıl sonra değiştirmek lazım bu arabayı eskidi artık yorumu yapıyoruz. Her yıl mobilyasını değiştiren tanıdıklarım var benim şaşırıp kalıyorum. Bugün neredeyse en kötü semtte bile 300bin TL ye ev satın alıyoruz. Peki bu kadar kazanabiliyor muyuz? Büyük çoğunluğumuz tabi ki kazanamıyor. Ve bizler bütün bu lüks hayatı da bankalara borçlanarak yaşıyoruz. Peki bankalar bizim mi?
Yani kısaca her birimiz bize ait olmayan bir hayatı yaşıyor. Adamlar bir kapatsa bize kendilerini bittiğimiz an o an. Açayım mı biraz konuyu?
Mesela, Türkiye'de evler yapılırken, ev olarak değil, arsasıyla beraber satılır ve alınır. Yani evin yıkıldı git diyemez kimse size. Gücünüz varsa, hissedarlarınızla birleşerek yeniden yaparsınız. Malum yabancıların ülkemizde ev ve arazi sahibi olması mümkün. Bugün ülkedeki yabancı sermaye çekilmeye karar verse, işyerlerini kapatsa, milyonlarca insan işsiz kalır. Bazılarımızın artık bir köyü bile yok, köyü olsa da köyde yeri yok. Köyünüze dönüp ekip biçip oradan çıkan mahsülle hayatınızı devam ettiremezsiniz ne yazık ki. Zaten yıllarca yabancı tohum kullandık, bir sonraki yıl için yeniden tohum aldık! Hele bir de işten çıkmak zorunda olanlardansanız ve bankalara kredi ve kredi kartı borcunuz varsa, banka gelir ve o binlerce lira verdiğiniz evi haciz yoluyla satar. Hacizde en çok parayı verenin olur eviniz üstüne borcunuz bile kalır. Yüzbinlerce lira vererek aldığınız eviniz, belki de hiç sevmediğiniz bir ülkenin vatandaşının oluverir bir anda...
Sonra o bankaların da kapanmaya karar verdiğini ya da ülkemizde iflas ettiğini açıkladığını düşünün. Devlet güvencesinde olan kadarını, devlet size öder kalanı üzerine su içelim. Bir de işsiz kalacak yaklaşık 200bin çalışanı da işsizler kervanında düşünün. Kaosa bak bu durumda. Alım gücü düşünce yerli sermaye ile açılan şirketler de zor durumda kalır, oralarda çalışanların da işsiz kalma ihtimali artar. Alan olmayınca üretmenin de anlamı olmaz. İhracat yaparım demeyin hiç boşuna, ülkemize ambargo uygulandığını düşünün. Battık gitti.
Yani aslında demem o ki, savaşlar sadece top ve tüfekle yapılmaz. Manevi değerlerin yok edilmesi ile de yapılır. Hem bu durumda o ülkeyi batıran da olmazsınız. Kendi kendilerinin sonunu hazırladılar diyerek konuyu kapatırlar. Biz yıllarca zehirlendik. Kendi kaynaklarımızı kendi ellerimizle tükettik. Üreten değil, tüketen bir toplum olduk. Birbirimize fikirlerimiz, değer yargılarımız ya da inaçlarımız için düşman olduk ya da farkında olmadan düşman olmak üzere programlandık. Gazetelerden okuduklarımız ve televizyonlardan izlediklerimizle değerlendirdik yaşadığımız bu coğrafyayı. Başka ülkelerde yaşanan trajedilere vah vah dedik sadece. Din elden gidiyor dedik, cumhuriyet elden gidiyor dedik. O solcu dedik, bu sağcı dedik. O faşist damgası yedi, bu yobaz. Parçalandıkça parçalandık. Biriyle başaramadıklarını bir diğeriyle başarmaya çalıştılar.
Şimdi toparlanmamız lazım. Aklımızı kullanmalı, gözümüzü açmalıyız. Yeni bir kurtuluş savaşı bu bizim için aslında. Kendi kendimize yetebilen bir ülke olmalıyız. Birbirimizin kuyusunu kazmak değil, birbirimize yol gösteren insanlar olmalıyız. Çok okumalıyız, çok araştırmalıyız. Gönül gözü ile görmeyi başarmamız gerekiyor.
Yoksa Nostradumus'un Türkiye ile ilgili kehanetleri gerçek olacak. Bu ülke bizim, bu topraklar hepimizin. Gidecek başka yerimiz yok ve ben çocuklarımı Türkiye Cumhuriyeti bayrağı altında, vicdanlı insanlar olarak yetiştirmek istiyorum.
Yine düşünen kadın olarak geldim :) Geçtiğimiz günlerde o kadar rahatsız eden görüntü ve yazışmalara şahit oldum ki facebookda, bende dün artık dayanamayıp cep telimden uygulamayı sildim. sildiğimden beri de çok rahatım :) Bilgisayarı açınca giriyorum o da akşam bu saatlerde genelde.
Facebook ilk Türkiye'ye geldiğinde açmamak için direndim. Sonra o kadar çok istek maili geldi ki dayanamayıp açtım. Şimdi zaman zaman keşke açmasaymışım diyorum. Blog yazmaya başladıktan sonra da iyice dahil oldum kendisine. Hatta tanımadığım insanları bile arkadaş olarak listeme ekledim. Hiç doğru bir hareket değilmiş yaptığım. Şimdi silsem tanımadıklarımı, o zaman da arkamdan belki saçma sapan yorumlar yapacaklar. Aman ne olacak demeyin, her sırrın birgün ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğu gibi, arkadan söylenen herşeyin de bir gün duyulmak gibi kötü bir huyu var. E nolcak böyle olunca? Daha bi delleneceğim belki hatta -gereksiz ama- üzüleceğim. O nedenle silemiyorum.
Peki bizler ne kadar samimiyiz paylaşımlarımızda. Hepimiz çok bir mutlu, çok bir insancıl, çok bir dürüstüz. Herkes hayvan dostu, herkes şiddete karşı. Hepimiz sağlıklı beslenme taraftarı, hepimiz her yanlışın karşısında durabilecek kadar güçlüyüz. Harika yerlere gidiyor, harika zaman geçiriyoruz. Çocuklarımıza hiç kızmıyor, bulunduğumuz ortamda kendini kaf dağında gören arkadaşa sinir olmuyor hep birlikte çok eğleniyoruz.
Millet olarak Amerika bize karışamaz diyoruz da, onların yaptığı facebook, twitter, instagramı bir güzel kullanıyoruz. Öne çıkacak paylaşımları bile onlar belirliyor mesela twitterda. Onların ürettiği teknoloji ile haberleşiyoruz. Telefon ve televizyon için de onların uydularını mı kullanıyoruz bilmiyorum, araştırmak istemiyorum da çünkü sonra bir sürü sayfaya giriyorum kafam her konuda daha çok karışıyor. Bilen yoruma yazsın zahmet olmazsa ;) Onların yaptığı sinema filmlerini izliyoruz, onların yaptığı cep telefonları ile haberleşiyoruz. Onların saçma sapan yarışmaları, hayatımızın odak noktası oluyor, TV de seyretiğimiz ünlülerin yaşamına kavuşmak için hayaller kuruyoruz.
Ülkede tarım yok, sanayi yerle bir olmuş, her yer büyük yabancı markaların şubeleri ile dolu, bizler deliler gibi tüketiyoruz. Kozmetik ürünlerine verdiğimiz paranın haddi hesabı yok. Çocuklar eskiden sokak oyunları oynarken, evde annesi ile hamur yoğururken, şimdi oyunevlerinde hoplayıp zıplıyor, kurabiye pişiriyor. Yemeği evde pişirmek yerine, artık neredeyse her mahallede açılan AVM lerde hem yemek yiyiyor hem de alışveriş yapıyoruz. Bakkal amca unutulmuş bir köşede, belki sadece sigara ya da gazete almak için uğruyoruz. Terziler iş yapamaz duruma gelmiş çünkü hazır giyim daha ucuz. Altımızda son madel arabalar, sanki benzin değil de su yakıyormuş gibi, işe de gezmeye de onunla gidiyoruz. 2 yıl sonra değiştirmek lazım bu arabayı eskidi artık yorumu yapıyoruz. Her yıl mobilyasını değiştiren tanıdıklarım var benim şaşırıp kalıyorum. Bugün neredeyse en kötü semtte bile 300bin TL ye ev satın alıyoruz. Peki bu kadar kazanabiliyor muyuz? Büyük çoğunluğumuz tabi ki kazanamıyor. Ve bizler bütün bu lüks hayatı da bankalara borçlanarak yaşıyoruz. Peki bankalar bizim mi?
Yani kısaca her birimiz bize ait olmayan bir hayatı yaşıyor. Adamlar bir kapatsa bize kendilerini bittiğimiz an o an. Açayım mı biraz konuyu?
Mesela, Türkiye'de evler yapılırken, ev olarak değil, arsasıyla beraber satılır ve alınır. Yani evin yıkıldı git diyemez kimse size. Gücünüz varsa, hissedarlarınızla birleşerek yeniden yaparsınız. Malum yabancıların ülkemizde ev ve arazi sahibi olması mümkün. Bugün ülkedeki yabancı sermaye çekilmeye karar verse, işyerlerini kapatsa, milyonlarca insan işsiz kalır. Bazılarımızın artık bir köyü bile yok, köyü olsa da köyde yeri yok. Köyünüze dönüp ekip biçip oradan çıkan mahsülle hayatınızı devam ettiremezsiniz ne yazık ki. Zaten yıllarca yabancı tohum kullandık, bir sonraki yıl için yeniden tohum aldık! Hele bir de işten çıkmak zorunda olanlardansanız ve bankalara kredi ve kredi kartı borcunuz varsa, banka gelir ve o binlerce lira verdiğiniz evi haciz yoluyla satar. Hacizde en çok parayı verenin olur eviniz üstüne borcunuz bile kalır. Yüzbinlerce lira vererek aldığınız eviniz, belki de hiç sevmediğiniz bir ülkenin vatandaşının oluverir bir anda...
Sonra o bankaların da kapanmaya karar verdiğini ya da ülkemizde iflas ettiğini açıkladığını düşünün. Devlet güvencesinde olan kadarını, devlet size öder kalanı üzerine su içelim. Bir de işsiz kalacak yaklaşık 200bin çalışanı da işsizler kervanında düşünün. Kaosa bak bu durumda. Alım gücü düşünce yerli sermaye ile açılan şirketler de zor durumda kalır, oralarda çalışanların da işsiz kalma ihtimali artar. Alan olmayınca üretmenin de anlamı olmaz. İhracat yaparım demeyin hiç boşuna, ülkemize ambargo uygulandığını düşünün. Battık gitti.
Çok uzadı di mi konu? Hemen toparlayayım.
Yani aslında demem o ki, savaşlar sadece top ve tüfekle yapılmaz. Manevi değerlerin yok edilmesi ile de yapılır. Hem bu durumda o ülkeyi batıran da olmazsınız. Kendi kendilerinin sonunu hazırladılar diyerek konuyu kapatırlar. Biz yıllarca zehirlendik. Kendi kaynaklarımızı kendi ellerimizle tükettik. Üreten değil, tüketen bir toplum olduk. Birbirimize fikirlerimiz, değer yargılarımız ya da inaçlarımız için düşman olduk ya da farkında olmadan düşman olmak üzere programlandık. Gazetelerden okuduklarımız ve televizyonlardan izlediklerimizle değerlendirdik yaşadığımız bu coğrafyayı. Başka ülkelerde yaşanan trajedilere vah vah dedik sadece. Din elden gidiyor dedik, cumhuriyet elden gidiyor dedik. O solcu dedik, bu sağcı dedik. O faşist damgası yedi, bu yobaz. Parçalandıkça parçalandık. Biriyle başaramadıklarını bir diğeriyle başarmaya çalıştılar.
Şimdi toparlanmamız lazım. Aklımızı kullanmalı, gözümüzü açmalıyız. Yeni bir kurtuluş savaşı bu bizim için aslında. Kendi kendimize yetebilen bir ülke olmalıyız. Birbirimizin kuyusunu kazmak değil, birbirimize yol gösteren insanlar olmalıyız. Çok okumalıyız, çok araştırmalıyız. Gönül gözü ile görmeyi başarmamız gerekiyor.
Kuran-ı Kerim "Oku!" diye başlar
Hz. Muhammed (S.A.V) 'ın "İlim Çin’de de olsa arayınız. Çünkü ilim öğrenmek her Müslüman’a farzdır" hadisi var.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ün "Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder." cümlesi bir ışıktır.
Yoksa Nostradumus'un Türkiye ile ilgili kehanetleri gerçek olacak. Bu ülke bizim, bu topraklar hepimizin. Gidecek başka yerimiz yok ve ben çocuklarımı Türkiye Cumhuriyeti bayrağı altında, vicdanlı insanlar olarak yetiştirmek istiyorum.
3 Ağu 2016
Lipton Teatox programıyla kendinizi iyi hissedin!
Merhaba,
Geçtiğimiz günlerde bana gelen bir bilgi mailini sizlerle de paylaşmak istedim. Malum ince görünmek hepimizin ortak kaygısı :) Yeşil çayın oldukça faydalı olduğunu da bir çok yerde okuyoruz. Yeni ürünleri denemedim daha ama denediğimde sizlerle de blogumda ya da Bloggerlar Paylaşıyor da yazacağım. Paket 7 günlük tüketim için oluşturulmuş. Hepsi Burada satış fiyatı, Kargo bedava 49.90 TL.
Lipton’un yeşil çay ve
atıştırmalıklarından oluşan
7 günlük Teatox programıyla
yenilenin
Lipton, yaz ortasında yenilenmek ve kendini iyi hissetmek isteyenler için 7
günlük bir Teatox programı sunuyor. Formuna özen gösterenler ve her tadımda
hafifliği hissetmek isteyenler için hazırlanan Lipton 7 günlük Teatox
paketleri; günde 3 öğün içilecek Lipton Yeşil Çayları ve çay keyfinize eşlik
edecek, sadece 40 kaloriden oluşan lezzetli atıştırmalıklardan oluşuyor. Lipton
Teatox paketleri, Eylül ayı sonuna kadar devam edecek kampanya kapsamında, hepsiburada.com’dan
edinilebiliyor.
Lipton, ara
öğünlerine özen göstererek kendini iyi hissetmek ve hafiflemek isteyenler için
“Teatox Programı”nı başlattı. Hafif ve dengeli ara öğünler sunan Lipton’un 7
günlük Teatox paketleri, Lipton Yeşil Çaylar ve lezzetli atıştırmalıklardan
oluşuyor. Teatox paketinde yer alan ve haftanın 7 günü, günde 3 öğün içilmesi
önerilen yeşil çaylar, vücudun su dengesini korumaya yardımcı özelliği ile ön
plana çıkıyor. Teatox paketinde yer alan yeşil çaylar; Yeşil çayın bütün
zenginliklerini bir araya getiren lezzetiyle Lipton Sade Yeşil Çay, Yasemin çiçeğinin harika kokusu ve lezzetini
yeşil çayla buluşturan Lipton Yaseminli
Yeşil Çay ve %50 nane içeriği ile yeşil çaya ferahlık katan Lipton Moroccan Mint Yeşil Çay.
Lipton’un Teatox programına bu yıl ilk kez
dahil edilen atıştırmalık barlar ise sadece 40 kaloriden oluşan lezzetli
içeriği ile dengeli beslenmeye yardımcı oluyor. İçeriğinde hurma, chia tohumu,
kaju, himalaya tuzu bulunan atıştırmalıklar elma, kuru üzüm ve tarçın
ilavesiyle Elmalı Tarçın Bar, kiraz ve yaban mersini ilavesiyle Kırmızı Orman Meyveli Bar, badem, kakao, tarçın ve ceviz ilavesiyle Çikolatalı Bar olarak yeşil çaylara
eşlik edecek lezzet ve hafifliği bir arada sunuyor.
Kuşluk, ikindi ve
gece olmak üzere üç ara öğünde tüketilmesi tavsiye edilen 7 günlük Teatox
programı şöyle;
1. Öğün:
Kuşluk için önerilen; Sade
Yeşil Çay ve Kırmızı Meyveli ve Chia Tohumlu Atıştırmalık Bar.
2. Öğün:
İkindi için önerilen;
Moroccan Mint Yeşil Çay ve Nane Karışımı ve Kakaolu Chia Tohumlu Atıştırmalık
Bar.
3. Öğün:
Gece için önerilen; Yaseminli
Yeşil Çay ve Elmalı Tarçınlı Chia Tohumlu Atıştırmalık Bar
Lipton Sade Yeşil
Çay, Lipton Yaseminli Yeşil Çay, Lipton Moroccan Mint Yeşil Çay’ın yanı sıra
Natura Elmalı Tarçınlı Bar, Natura Kırmızı Orman Meyveli Bar, Natura Çikolatalı
Bar’ın bulunduğu Lipton 7 günlük Teatox paketleri, Teatox programı ve kampanya
hakkında detaylı bilgiye www.lipton.com.tr adresinden ulaşabilirsiniz.
*Basın bültenidir
31 Tem 2016
Kolay Mücver Tarifi
Az önce yaptığım mücver tarifini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunun için kardeşimin balkonda yetiştirdiği irice bir kabağı kullandım.
Malzemeler
1 iri kabak ( ya da iki orta boy kabak)
1 yumurta
5-6 dal taze soğanın yeşil kısımları
Yaklaşık 3/4 bardak un
Tuz, karabiber, kimyon
Yapılışı
Kabağın kabuklarını soyup kalan tamamını rendenin geniş tarafıyla rendeleyin. Diğer tüm malzemeleri içine katın. Dilerseniz 1 çay kaşığı kabartma tozu ekleyebilirsiniz.
![]() |
Kolay Mücver Tarifi |
Kızdırılmış yağın içine bir yemek kaşığı yardımı ile harcı koyun. Çok kalın olmasın bunun için yayabilirsiniz hafifçe. Önlü arkalı iyice pişirin.
![]() |
Kolay Mücver Tarifi |
Sevgiler
Şafak
27 Tem 2016
Batıl İnançlar Nereden Geliyor
Genel olarak blogumda bu tarz yayınlar yapmıyorum biliyorsunuz. Ancak geçen gün sizlere yazdığım gibi artık daha çok araştıracağım geçmişi ve dünya üzerinde olan gelişmeleri. Daha da önemlisi bunu blogumda da paylaşacağım ara ara. Çünkü blogumu kurarken amacım çocuklarıma anılarımı ve duygularımı bırakma isteğimdi. Artık bunu yaparken yazılı da bırakacağım bildiğim, okuduğum , mantığıma yatan ya da yatmayan herşeyi. Ne kadar önemsenir ne kadar ciddiye alınır öğrendiklerim bilmiyorum ama bir kişinin bile hayatına dokunabilirsem ne mutlu bana.
İlk olarak araştırdığım Türklerin geçmiş hayatı ile ilgili ilgimi çeken ayrıntılardan biri ile başlıyorum yazıma. Batıl inançlar, Türklük, Müslümanlık ne alaka demeyin. İnanın yaşadığımız coğrafya ve yapımız açından çok alakalı bugün durduğumuz yer.
Batıl inançlar diye adlandırdığımız davranışlar bir çoğumuz için halen güncelliğini koruyor. Örnek vermek gerekirse, nazar ya da sıkıntılardan kurtulmak için kurşun döktürülmesi, nazar boncuğu veya gözboncuğu takılması, evden ayrılan kişinin arkasından sağ sağlım gelmesi için su dökülmesi, bir mekana sağ ayakla girilip sol ayakla çıkılması, istenmeyen bir şeyin başa gelmemesi için tahtaya elle 3 kere vurulması (ki bazıları tahtaya değil daha sert bir zemine vurulması gerektiğini söylüyor), doğum yapan kadınların başlarına kırmızı kurdela bağlaması ve bunun bebeği ve anneyi kötü ruhlardan koruyacağına inanılması, türbelere ve ağaçlara bez parçası bağlayarak adak adanması, yine türbelere, camii avlularına ya da tekkelere adak adayıp mum yakılması gibi davranışlar.
Oysa bu
tür davranışların İslam dininde yerinin olmadığı, Diyanet işleri tarafından sık
sık tekrarlanıyor.
Peki bu
gelenekler yada batıl inançlar nasıl hayatımıza yerleşti dersiniz? Yukarıda ki
örneklerin tamamı Şamanizm’den gelmiştir ve aslında İslam dininde bunlara
yer yoktur.
Türklerin
İslamiyet öncesi Şamanizmi benimsemiş olmaları ve bu etkileri yüzyıllar boyunca
yaşamaları batıl inançlarımızın oluşmasında en büyük etken.Tarikatçılık ve
tasavvufun temelleri oluşurken de Şamanizm felsefesinden faydalanıldığı
söylenmekte. Şamanizm ucu bucağı olmayan bir deniz. Bu konuda yeterince araştırma yaptığımda da sizlerle paylaşacağım.
Mesela
Arap kültüründe mezar taşı uygulaması olmadığını biliyor musunuz? Arap
kültüründe, ölülerin toprağa hemen gömülerek toprakla karışması onlar için
yeterli. Defin işlemlerinin tören şeklinde yapılması ve mezar taşının dikilerek
süslenmesi bize has bir uygulama ve İslam coğrafyasında sadece Anadolu'da
görülmekte. Ve mezar taşı da Şaman kültürünün bir parçası. Bu kültürde mezar
taşlarının olması, ölen kişilerin ruhlarına edilen dua ve dileklerin GökTengri
inancından gelmekte. Bizim mezarlıklarımızdan bir farkı da var. Şamanizm’de
mezarın etrafı herhangi bir şeyle örülmüyor.
Peki neden biz Müslüman Türkler halen bu
uygulamaları devam ettiriyoruz ? Çünkü okumuyoruz.. Yüzyıllar boyu insanların Kuran-ı Kerim’i
sadece Arapça olarak okumaları bunun nedenlerinin en başında geliyor. Oysa
inandığımız dini en iyi Türkçe anlamlarını okuyarak yaşatabiliriz. Hadis-i
Şerifleri bir çok kaynaktan incelemeliyiz. Tek kaynakdan incelemek yeterli değil bence.
Sizin bildiğiniz ve inandığınız batıl inançlar neler?
Bir başka yazımda tekrar görüşmek üzere
Sevgiler
Sizin bildiğiniz ve inandığınız batıl inançlar neler?
Bir başka yazımda tekrar görüşmek üzere
Sevgiler
128 Yıllık Çınar - Hacı Abdullah Lokantası
Merhaba,
Beni yakından tanıyanlar, Türk Firmalarına hele hele 100 yılı aşmış Türk firmalarına olan sevdamı iyi bilir. Mümkün olsa, gider hepsinde hiç maaş almadan birer ay çalışırım :) İşte bugünki yazımda yine öyle güçlü bir firmadan bahsedeceğim size. Hacı Abdullah Lokantası.
Geçtiğimiz hafta, Hacı Abdullah Lokantasının Zorlu Center'da yeni açtığı şubesinde bir tadım düzenledim. Allah kısmet ederse bu hafta sonu da tekrar yapacağız. Önce size Lokanta ile ilgili bir kısa bilgi vermek istiyorum sonra tattığımız lezzetleri sizlerle paylaşacağım.
Hacı Abdullah Lokantası’nın asırlık tarihi “Ahilik Teşkilatının” devamı. Bu ne demek diye soracak olursaız, şöyle açıklayayım. Köklü kuruluşların geçmişi, ya babadan oğula geçer, ya da para ile şirketlertarafından satın alınarak el değiştirir. Hacı Abdullah’ta ise iki kural da geçerli değilmiş Hacı Abdullah`ın 1888 yılında başlayan serüveni “Ustadan Çırağa” devralınarak gelmiş.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Karaköy Rıhtımı’nda
“Abdullah Efendi” adıyla bir lokanta açılır. Lokantanın işletme ruhsatı bizzat
“Sultan II. Abdülhamit Han” tarafından verilir. Ülkeleri adına İstanbul’u
ziyaret eden resmi ve özel heyetler, Abdullah Efendi’de ağırlanır. 1915 yılında
ise Abdullah Efendi Lokantası, Karaköy Rıhtımı’ndan Beyoğlu’na taşınır.
İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Rumeli Han zemin katında hizmetine devam
eder. “AbdullahEfendi” burada da Usta’dan Çırağa devredilmiştir.
1940 yılında ise “Abdullah Efendi”, Rumeli Han’da 25 yıl yerli
yabancı çok sayıda ünlü misafirlerini ağırladıktan sonra yine “Usta Çırak”
nöbet değişimiyle, eski adı Bursa Sokak ve Ahududu Sokak yeni adıyla Sadri
Alışık olan, Türk Sinemasının kalbinin attığı sokağa taşınır ve “Hacı Salih”
ismini alır.
“Abdullah Efendi” ve “Hacı Salih” adıyla kalitesinden hiç taviz
vermeden Osmanlı-Türk Mutfağının bütün özelliklerini taşıyan lokanta, 1958
yılında şimdiki bulunduğu yerine, Ağa Camii yanındaki Sakızağacı Caddesi’ne
taşınır. Lokantaya adını veren “Hacı Salih” ilerleyen yaşını gözönünde
bulundurarak, O’da 1888′den bu yana sürdürülen geleneğe uymuş ve yetiştirdiği çıraklarına,
yani hizmetin emekçilerine, ustalarına devretmiş.
Kalite ve hizmetin gurur veren onurunu, güzelliğini bugüne taşıyan
“Hacı Salih” ismi, resmi prosedür gereği değişmek zorunda kalır. 1983 yılında
bir tevafuk sonucu yine 1888′li yıllardaki ismine rücu eder ve “Hacı Abdullah”
ismini alır.
İlginç bir hikaye değil mi? Yani buraya sahip olmak için, gerçekten çok çalışmak, çok başarılı olmak gerekiyor. Hacı Abdullah Lokantası'nın bugün Ankara ve Zorlu Center AVM de olmak üzere 3 şubesi bulunuyor. Osmanlı mutfağından gelen lezzetler bizlerle buluşturmaya devam ediyor. Yemeklerin bu kadar lezetli olmasının sırları da yok değil. Sizinle de paylaşayım o sırları ;)
- Yemekler içme suyu ile hazırlanıyor, Terkoz suyu asla kullanılmıyor.
- Yemekler bakır tencereler ile pişiyor ve 15 günde bir kalaya gidiyor.
- Kullanılan malzemeler seçilirken, yetiştirilme olarak hangi bölgelerde iyi ise o bölgelerden seçiliyor. Baharatlar Gaziantep, yağlar Urfa'dan seçiliyor.
- Her gün tatlı menüsü yenileniyor, bir sonraki güne kalmıyor.
- Zeytinyağı Ege Bölgesinden ünlü yağlar kullanılıyor.
- Yoğurt ise her gün gelen manda sütü ile yapılıyor.
Hayatımda ilk defa bamya çorbasını orada içtim. Normalde bamya asla ağzıma sürmediğim bir yemektir. Hatta hayatım boyunca sadece bir kere ağzıma sürmüş onda da yiyememiştim. Kuru bamyalardan yapılan çorbayı orada denedim. Tanelerini yemeye cesaret edemesemde suyu oldukça lezzetliydi.
Etler özel çiftliklerde yetiştirilen hayvanlardan elde ediliyor. Eski Osmanlı Mutfağına ait arşivlerin incelenmesi ve günümüze kazandırılması ile ilgili çalışmaları mevcut. İzinler tamamlandığı takdirde bu lezzetleri de masamızda görmeye başlayabileceğiz.
Yemek boyunca, 35 çeşit baharat kullanılarak yapılan şerbet ve komposta çeşitleri bize eşlik etti. Hacı Abdullah Lokantası'nın kompostoları çok meşhur. Komposto müzesi dedikleri yerlerinde, 30 sene önce yapılıp şişelenmiş ve açıldığında yenebilecek tazelikte olanlar bile var. Kompostonun meyveleri de aynı yemeklerde kullanılan ürünler gibi en iyi yetiştiği yörelerden seçiliyor. Kayısı Malatya, erik, Ege Bölgesi, ayva Sakarya, şeftali Bursa 'dan seçiliyor.
Günün sonunda tatlı, meyve ve kahve servisi ile yemeği sonlandırdık. Eskiden şairlerin şiirlerini yazdığı, yazarların romanları için çalışmalar yaptığı Kuyulu Kahve, Hacı Abdullah Lokantasının desteği ile bizlerle birlikte olmaya başlamış.resimde sağ altta gördüğünüz tatlı, sadece incir zamanı yapılan bir Osmanlı lezzeti. Taze incirler üzerine konulan özel bir muhallebi ile servis ediliyor. Gittiğinizde mutlaka denemelisiniz.
Bir kahvenin kırk yıl hatırı var derler.
Bu güzel günde birlikte olduğumuz tüm blogger arkadaşlarıma ve bizi ağırlayan Hacı Abdullah Lokantası'na ve tüm çalışanlarına çok teşekkür ediyorum. Daha nice yüzyıllar bizi bu güzel lezzetlerle bir araya getirirler umarım.
Sevgiler
Şafak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)